insan, doğanın yere döktüğü birer kırıntı...

yaşadı, gün doğumundan geceye

yalvardı,

kirli bi ırmak olup,
engin bir denize varıncaya kadar.

Orada mıyım?

Bu gadget'ta bir hata oluştu

15 Şubat 2012 Çarşamba

DENİZ FENERLERI 1: SAKARYA - ÇANAKKALE

Yine bir Cuma sabahı. Son bir haftadır ufak ufak hazırlıklarımı yaptım ve artık yola hazırım. Ama nedense bu sefer içimde bir heyecan var ve bu beni rahatsız ediyor. Hani Cem Yılmaz ın dediği gibi “biz burda gülüyoruz ama arabanın kelebek camından girmeseler bari”. Neyse her zaman olduğu gibi Rami abinin dükkanda 1 buçuk porsiyon ıspanaklı boşnak böreği ve büyük çayımı içip yine her zamanki gibi taksici Mehmet abiyle muhabbet ettikten sonra okulun arka tarafından D100 e inip Yalova yol ayrımından Çanakkale yönüne gitme niyetindeyim. Okula belediye otobüsüyle çıkıp arka kapıda indim.

Esentepe'den Sapanca:


İlk gelen araca el ettim ve beni aldı. Bu arada yerlerde kar var. Arkadaş İstanbul a gidiyormuş beni Yalova sapağına kadar bıraktı. Okula kardeşini yada kuzenini getirmiş güvenliklerin ne kadar denyo olduğunu ve arka kapıdan almamalarının nasıl bir mantığa dayandığını anlayamadığından dem vurdu. Sonra sağolsun beni otobana girmeden mecburen yol üstünde bıraktı. Yalova kavşağı biraz daha ileride olduğu için ufaktan yürüyüp otostop çekmeye başladım. Araçların işlek fakat pek durma taraftarı olmayacağı bir yer burası fakat gençlerden bir tüpçü duruverdi ve sağolsun beni Yalova kavşağına bıraktı. Yine biraz yürüdükten sonra bir benzinliğin hemen ilerisinde durup otostop çekmeye başladım. Yolculuğa yeni başladığım ve çok araç beklemediğim için enerji ve pozitiflik kulaklarımdan fışkırıyor. Neyse sonra biri durup beni yamulmuyorsam Bursa yada Yalovaya kadar bıraktı. Sonrasında Akdeniz taraflarında dalgıçlık okulu olan bir arkadaş da beni Çanakkale yol ayrımına bıraktı. Ve sonra çok güzel. 80 model bir Lada. Turuncu. Abim yada ablam gibi birşey. Saygı duyulası.


Lapsekiye gidiyormuş beni alıverdi. Ön tarafa oturdum ayağımın yanında arabanın aküsü. Bir çok kişi denk geliyor yolda. Dertliler, deliler, akıllılar, kimsenin dinlemediği, konuşmak isteyenler... bu amcam da öyleydi. Açıkça söylemiyordu eşinden ve hayattan bıkmıştı. Açıkça söylemese de sözlerinden onu da geçtim gözlerinden bazenki suskunluğundan belli oluyordu. Bursa dan gelibolu tarafına ava gidiyordu. Beni lapseki de bıraktı.

Lapseki İskelesi:


Lapsekinin çıkışına kadar yürüyüp bir benzinliğin yolla kavuştuğu yerde tekrardan yürümeye başladım. Kısa zaman sonra önce bir minibüs durdu. Ezine ye gidiyorum dedi. Ben çanakkaleye gidiyorum dedim bana uyuyor mu? Yok dedi uymaz. Meğersem uyuyormuş. Bilmemek ne kadar kötü bir şey. Cahillik. Özellikle böyle durumlarda insan kendine küfretmeden edemiyor.



Çok geçmeden bir kartal durdu 2 kişi ve ben de arkaya oturdum. Çanakkale ye gidiyorlar mış. Sondajcılar. Çanakkale içinde sırf benim için arabayla kısa bir tur atıp beni kalacağım evin önüne kadar bırakıverdiler.
Timuçinle buluştum. Couchsurfing ten tanıştık. Doğal yaşam konusuna kafa yoran ve isteyen bir dost. Saatlerce konuştuk. Sonra merkeze çıkıp biraz demlendik.

Donmuşum.

Sabah olduğunda erken saatte ufak bir kahvaltıdan sonra vedalaştım ve kepez fenerine doğru yola çıktım. Bir yol inşaatı şantiye aracı durdu ve beni 3-5 km uzaktaki gitmem gereken sapağa bıraktı. Sonra uzun bir yoldan denize doğru yürümeye başladım. Derken başka bir araç aldı beni tanıştık ve fenerleri gezmeye çıktığımı duyunca beni yolu olmamasına rağmen fenere kadar götürdü ama öncesinde balıkçı kahvesinde küçük bir mola verip 1 kaç gün önce aldığı ev yapımı şarabı geri verip başka bir şarap aldı.
Fenerin bahçesine girmeden önce seslendim ama cevap veren olmadı. Kitli kapıyı açıp içeri girdim. Birkaç fotoğraf çekip bir de sigara yaktıktan sonra fenerden ayrıldım.

Kepez Feneri:


Sağolsun dayı beni tekrardan kepez in içine bırakıverdi yine yolu olmamasına rağmen.
Sırada bozcaada vardı. Geyikli ye gitmem gerekiyordu. Biraz yürüyüşün ardından yola çıktım ve otostop çekmeye başladım. Geyikli yol ayrımına nasıl geldiğimi kim tarafından getirildiğimi hatırlamıyorum ama sonrasını hatırlıyorum. Bir güvenlik şirketinin elemanları durdu. Beni daha önce de yolda görmüşler ama izmir e gittiğimi düşünerek almamışlar. Kendileri söyledi. Bir kaç köyün içinden geçtikten sonra geyikli ile feribot iskelesini birbirinden ayıran kavşağa geliyoruz ve vedalaşıyoruz. Kış olduğu için günde sanırım 3 sefer vardı bozcaadaya. Feribot için vaktim olduğundan geyikli ye dogru yürüdüm. Bir köy kahvesi bulup oturdum ve çantadan bisküviyi de alarak kahvaltımı ettim.

Geyikli'de bir kahve:




Daha sonra tekrar yürüyerek o kavşağa geri döndüm. Beni getirenler orada çalışıyordu. Jandarma için kablosuz mobese kamerası kuruyorlardı. ayak üstü lafladıktan sonra bozcaadaya doğru yürümeye başladım. Gittim. Gittim. Bir çeşme buldum su içtim. Yolun sağında ve solunda üzüm bağları ve köpekler vardı sonra gelen bir çifte otostop çektim ve beni iskelenin yanındaki otoparka kadar bıraktılar. Gidip biletimi aldım. 3,5 lira gibi birşeydi. Hala feribotun kalkması için vakit vardı. Uzun ve geniş bir iskeleden keyfini çıkartarak geçtikten sonra feribot personelini selamlayıp üst güverteye çıktım. Manzara çok güzeldi. Bir tarafta bozcaada diğer tarafta geyikli. Rüzgar gülleri, yeşillikler ve deniz.



Geyikli İskelesi:



Bozcaadaya ayak bastıktan sonra kiralık bisiklet yada motorsiklet aramaya başladım. Çünkü fener adanın diğer tarafındaydı ve son feribot akşam 5 te idi ve pek oyalanacak vaktim yoktu. Normal sezon fiyatı 70 lira olan kiralık motorsikleti benzin parası ödemeden 20 liraya kiraladım. Sırt çantamı belediye binasındaki güzel zabıta bayana emanet ettikten sonra adanın diğer tarafına doğru sürmeye başladım.



Hava çok güzeldi ve merkezden biraz uzaklaştıktan sonra konutlar yerlerini üzüm bağlarına bırakmaya başlamıştı. Adanın diğer ucuna yaklaşınca gürültülü bir ses duydum ve motordan geldiğini düşünerek yavaşladım. Daha sonra rüzgar gülünün pervanesini görünce durumu anladım. Makine cidden epey bir rüzgar gürültüsü yapıyordu.
Santrali kontrol eden bir taş ev ve önünde bir köpek vardı. Köpek yanıma gelip karşıladı beni. Daha sonra seslendim ve içeri girdim. İçerideki görevliye feneri görmek istediğimi söyledim ama mümkün olmadığını söyledi. Çünkü santraldeki güllerden bir tanesinin bakımı yapıldığı için içeriye insan girmesinin kesinlikle yasak olduğunu aksi durumda birşeyler yapabileceğini söyledi. Eğer beklersem ve bakım biterse girme şansım olabileceğini söyledi. Ben de güllerin uğultusu içinde video ve fotoğraf çekip beklemeye başladım.

Bozcaada Res:





Bakımdaki gülü uzaktan görebiliyordum. Yönünü bir o yana bir bu yana çevirip duruyorlardı. Ben de ha bitti ha bitecek diye heyecanlanıyordum fakat heyecan yerini saat 5 e yaklaştıkça üzüntüye bıraktı. O kadar gelip te bozcaada fenerini görememek olasılığı üzdü beni son bir çara 4:45 e kadar bekledim sonra hızla geri döndüm.
Motoru teslim ettim; çantamı aldım ve feribota bindim. Akşam münasebetiyle hava denizdi. O akşam nerede kalacağıma dair hiç bir fikrim yoktu. Nereye gideceğimi de bilmiyorum. Aslında babakale tarafına gidicektim ama oraya vasıta bulamayacağımın yavaş yavaş farkına varmıştım.
Geyikli iskelesine yanaşınca ezine minibüsüne bindim. Ezineye geldikten sonra devam etme konusunda kararsızdım. Sonra facebook a ileti düştüm. Gürol aradı. bir kaç yer tarif etti. Öğretmenevi 35 tl, başka bir otel 30 daha sonra başka bir oteli buldum 15 liraya. Bir yatak, dar bir giysi dolabı ve kapının açılabileceği kadar bir boşluk. Duş, banyo ortak; odanın lambası ise koridordan açılıp kapatılıyor. İzlemeyenler için TRT nin Otel Odaları belgeselini tavsiye ediyorum bu arada.

Ezine'de bir otel:



Sabah olunca ana yola çıkıp otostoba başladım. Çok beklemeden bir tır durdu. Gençlerden. Romanyadan geliyordu. Yatardan yeni kalkmış elinde redbull uyla enerji depoluyor yada kahvaltısını ediyordu. Beni ayvacıkta bıraktı. Ayvacıkta indiğim gibi serin çam kokuları direk dikkatimi çekti, ezineyle alakası yoktu. Sanki ufaktan kaz dağları havasına girmiştim.
Ayvacık içinden yürüdüm. Ayvacığın içinden 20 küsür km lik bir yolun assos a gittiğini söylediler ama bunun eski olduğunu ve araç bulma şansımın düşük olduğunu da eklediler. Biraz daha yürüyüp yeni yola çıktım. Hiç araç geçmiyordu ama sebepsizce orada olmaktan son derece mutluydum hatta bağıra bağıra şarkı söylüyordum. Belki de oksijen çarptı bilemiyorum :=) sonra bir araç durdu ve 4-5 km ileriye bıraktı. Sonrasında biraz bekledim ve bir süt kamyonu da bir kaç km öteye götürdü beni. Sonra tekrar beklemeye başladım ama pek gelen yoktu. Yürümüye karar verdim. Kaz dağlarının muhteşem görüntüsü ve havası hiçbirşeyi sıkıntı ettirecek cinsten değildi. 3-4 km yürüdükten sonra aklıma bir fikir geldi. Çok önceden beri düşündüğüm kaba fikir: el etek çekmek. Burada daha da anlam buldu. Bir pansiyon işletme fikri. Sonra bir imam durdu ve beni sivrice fenerinin üstündeki balabanlı köyüne kadar götürüverdi.
Köye varınca kahvede oturduk, çaylar içtik soruları cevapladık. Sonra kahveden biri, Şeref abi beni fenere götürebileceğini söyledi tamam dedim. Arabaya bindik. Bir kaç yüz metre gittikten sonra cebinden birasını çıkardı ve içmeye başladı. Mazereti ise akşam bir duble fazla kaçırdığı ve bu sebeple musallat olmuş baş ağrısıydı.
Fenere vardık. Fotoğrafladım. Baktım. Dokundum.

Sivrice Feneri:




Sigaramı da içtikten sonra geri döndük derken bakkalın önünde durduk ve bira aldık. Oturup içtik Şeref abinin arkadaşının Ali Rıza(sarı) mekanında. Önce çakırkeyf sonra sarhoş oldu Şeref abi, birası sigarası bitti ısmarladım. Son minibüsü de kaçırdığım için beni ayvacık a kadar bıraktı. Bu arada babakale feneri de yalan oldu haliyle. Aynı yolu bir imamla gidip bir sarhoşla geri dönmek ise bambaşka bir his :)
Tekrar ayvacık a döndüğümde hava çoktan kararmıştı. Biraz bekledim. Yolum izmir di. Bir araç durdu. Burhaniyeye kadar bıraktı. Yolda bir de gardiyanı da aldılar. Burhaniye ye varınca biraz ilerleyip izmir için otostop çekmeye başladım.
Devamı İzmir bölümünde...

Hiç yorum yok: