insan, doğanın yere döktüğü birer kırıntı...

yaşadı, gün doğumundan geceye

yalvardı,

kirli bi ırmak olup,
engin bir denize varıncaya kadar.

Orada mıyım?

Bu gadget'ta bir hata oluştu

19 Kasım 2012 Pazartesi

gidenler kalanlar ...

kaçıştı. haykırıştı. hissizliği hissetme arzusuydu belki.
gezdim elimden geldiğince.
gördüm gözlerimin yettiğince.
uzun süre yazamadım. bir sürü şey oldu. bodrum mu ne zıkkımsa en son orayı yazmışım. oradan sonra da gittim tabi. güneye ve doğuya. antalyada 20 küsür kilometre yürüdüm. ne cami imamı, ne jandarma, ne köylü hiç kimse yardım etmedi. en son umut da gaz için 20 lira istedi. öğretmen evi doluydu. cebimdeki son para tuborg un hakkıydı.

yalnızken yolda bir haftadan sonra farklı bir ruh haline bürünüyordu insan. antalyada  ayaklarımın tutmadığı ama yürümek zorunda olduğum o kimsenin olmadığı bol yıldızlı orman yolunda karar verdim geri dönmeye. elmalı da inşaat şantiyesinde kaldım bir gece. dinardan otobüse bindim; adapazarında indim.

çok kastım. son düzlükteyken okulun 2-3 ders kalmışken. matematikçiye yalan söyledim. analizden aa aldım. fizikten yekten geçtim. hep bir sıkıntı anasını satayım.

ağustosta her sabah 2 köprünün de altından da iki kere geçtim. sıcaktı. sonra bayram geldi. yoldayken fikirleriyle telefonlarıyla ekipmanlarıyla yanımda olan Anıl Abim gitmişti. Şoktaydım. Sonrasında çok üzülmedim ama hala buruğum; hüzünlüyüm. Bana göre en sevdiği şeyi yaparken gitmek güzel birşey olsa gerekti. O, en sevdiği şeyi yaparken gitti Valla.

Geçen adapazarında amirle konuştum. o da farklı duygularda. sarsıyor adamı gidişler. davayı çözmeye çalışan savcı gibi sorguluyor insan hayatı. Anıl abiden ensesine kadar kısa uzun dalgalı saçları ve o saçların içerisindeki gülüşü kaldı hatıramda ve ilk tırmanışımda belime kadar batmışken kara zirve çanağında batonunu uzatışı, herkes gittikten sonra en arkada ikimiz kaldığında.


10 Nisan 2012 Salı

DENİZ FENERLERİ 5 : Yine Bodrum ve Soğuk Olur Marmaris Geceleri

Bu yazıyı okurken şu şarkıyı dinlemenizi tavsiye ederim. Robert Johnson. Bodrum Bodrum. Ama bu sadece 29 şarkısı olan, ruhunu şeytana satmış Mississippi li olan değil. Erkan Oğur un 1982 yılında çıkardığı İstanbul’da Bir Amerikalı albümündeki Amerikalı. İyi dinlemeler ve okumalar.



Sabah erkenden uyanıyorum bodrum gümüşlükteki taş evde. Elif Hanım hala uyuyor. Yatağımı toplayıp akşamdan konuştuğumuz üzere kahvaltıyı hazırlamak için mutfağa geçiyorum. Yapmak için birşeyler ararken önce birkaç yumurtayı sonrada biraz daha aramayla zeytin yağı nı buluyorum. Peynir ve zeytin de devamında geliyor. Tabi hepsinden önce çayı bulup demliyorum. Yumurtayı yaparken Elif Hanım uyanıyor. Belki de gürültü yaptım bilemiyorum. Tavaya koyduğum yağı görünce şaşırıyor. Aman teflona o kadar yağ konur mu? Bilmem. Ben bile bunca yıldan sonra teflon kullanmaya yeni başladım bu kadar yağ koymak gereksiz diyor. Pardonn :) yumurta da olduktan sonra içeriye taşıyorum kahvaltılıkları. Çay da hazır yumurta da. Karşıdaki adalara bakarak ve muhabbet ederek gömüyoruz.

Karşıdaki adaların denizle birlikte oluşturduğu görüntüye bakıp hava durumuna dair tahminler yaptıktan sonra vedalaşıp ayrılıyorum. Elif Hanım o ara şunu söylüyor. “Bir sıkıntı olursa geri dönebilirsin, bir sıkıntı olursa arayabilirsin.” Sonradan düşünüyorum da çok önemli bu söyledikleri. İnsan bazen garanti arıyor yada bekliyor hayatla ilgili, yaptığı şeylerle ilgili. Eğer hayat iki nokta arasında bir yolsa ve yoldayken varış noktanla ilgili bir tahminin bilgin yoksa en azından başlangıç noktanın güvencede olduğunu bilmek. Yada bir geminin büyük okyanusa açıldığında büyük dalgalardan fırtınalardan korunmak için peşinde bir limanı halatlarla çekmesi gibi birşey bu. Anlaşıldı mı bilmiyorum ama anlaşılmasa da ben büyük şeyler çıkardım.

Gümüşlük ü Turgutreis e bağlayan küçük bir yolda giderken gelip geçen birkaç arabaya otostop çekiyorum sonra bir kamyonet duruyor. Benden küçük bir arkadaş pansiyonlarının tamirini yapan ustalar için turgutreis ten yiyecek birşeyler almaya gidiyormuş. Turgutreis in içinde iniyorum. Koklayarak denizi buluyorum.

Turgutreis:

D marin in kenarından güneye doğru yürümeye devam ediyorum. Tekrar otostop derken birisi daha duruyor ve direk fenerin önündeyim. Aman ne güzel. Tam manasıyla bir fener. Rüzgarlı. Bir bahçe içerisinde altında lokanta var. Fakat lokanta sezon dolayısıyla kapalı. Usulca bahçe kapısını açıp içeri giriyorum. Fenerle biraz muhabbet edip fotoğraflarını çektikten sonra oradan ayrılıyorum.

Bodrum Feneri ne çıkan yol:


Şansım yaver gidiyor ve bir kamyonet başka bir otostopçusuyla beni turgutreis in çıkışına kadar bırakıyor. ordan bir otostop daha bodrum a dişçiye giden bir abi hop bodrumun çıkışındayım. Bu kadar kolay çıkacağımı pek zannetmiyordum açıkçası.

Işıkları geçip biraz yürüdükten sonra bir rampada duruyorum otostop için. Rampalar hiç iyi değildir otostop için çünkü araçlar yavaştır evet ama dur kalk problemdir özellikle tır ve kamyonlar için. Burada beklemek zorundayım. Çünkü yolun ilerisi de virajlı. Orası hiç olmaz.

Bodrumu arkada bırakıp son beyaz evli fotoğrafları çektikten sonra bir tır o yokuşa rağmen devasa varlığıyla önümde sert bir şekilde duruyor. Atlıyorum.

Çok tuhaf duygular. Bir önceki gecenin kör karanlığında sıkıntılı bir şekilde araba beklediğin bir yerde bu sefer ters yöne hızlı bir şekilde uzaklaşıyorsun. Çok garip ve güldürücü. Tır beni Milas yol ayrımında bırakıyor.

Sonrasında yolu köy köy otostopla geçtikten sonra. Volvo iş makinalarının servisi bir abiyle birlikte yatağan ı da geride bırakıp muğla yoluna giriyoruz. Araç gps le izlendiği için kendisi adına bir sıkıntı olmaması için bir benzinlikte şirketinden birkaç km önce iniyorum. Benzinliğin önünde tekrar bekliyorum ve ilk araç duruveriyor.

Marmaris e gidiyormuş. Hoppa. Direk varış. Direk uçuş gibi aktarma yok. Uzun kuyruklar yok. Otostopta hiçbir zaman bunlar yok zaten bilmem anlatabildim mi :D

Marmaris e daha yeni yapılan yollardan güzel manzara eşliğinde giriyoruz. Tabi yolda hem fotoğraf hem de jandarma için mola verdikten sonra.

Marmaris:


Marmaris e girince benzinliğin karşısında ışıklarda inip ayrılıyorum. Couchsurfing ten kimseyi ayarlayamamıştım marmariste yoldayken de pek aklıma gelmedi nedense. Elimi cebime atıp da ne kadar param var diye baktığımda 2 küsür lira görünce telefona yapıştım. Bir yandan da koklaya koklaya denize doğru yol aldım. Koca bir şantiye gibiydi marmaris. Yollar kaldırımlar oteller. Koca koca oteller belki 3 belki 4 belki de 5 yıldızlı; tadilat taydılar kapalıydılar. Birkaç arkadaşı aradım haber bekledim. Sahil boyunca koca çantayla bir o yana bir bu yana yürüdükten sonra bir duvarın kenarına iliştim. Çantadan Dilek in yengesinin verdiği ekmeği çıkartıp yemeğe başladım. Biraz sıkıldığımdan biraz da üşüdüğümden sahil boyunca tekrar yürümeye karar verdim. Neredeyse incin top oynuyordu. Yarım saatte ya 1 ya 2 insan geçiyordu. Fakat ileride kumun üstünde büyükçe bir ateş gördüm ve yanına gittim. Kimsecikler yoktu. Kontraplak odun vsleri biri ateşe vermiş gayet güçlü ve büyük bir şekilde yanıyordu. Yanında da sonradan yakmak üzere odunlar vardı.

Issız yürüyüş yolu:

İşte orada Şeref le tanıştım. Bu gezide 2 tane Şeref le tanıştım. Birisi devamlı sarhoş gezen biri diğeri ise gelicem deyip gelmeyendi. Marmaristeki Şerif antepliydi. Ailesiyle pek yapamıyordu. Normal sezondan önce marmaris e gelip insaat işlerinde çalışıp sezonda da mutfakta çalışıyordu. Dediği buydu.

Sonra Şeref gitti çay alayım geleyim diyerek. Gidiş o gidiş. Yarım saat 1 saat derken karşıdaki inşaat halinde otelin içinde biri çıkıverdi. “nabıyosun bizim oğlan?” oturuyorum. E baktım ben önceden de biri vardı yanında nooldu? Dedim gitti gelecek ama gelmedi. E napıyorsun burda? Dedim geziyorum fenerleri. Okuldu işti? Okuyorum. Sakarya da. E bizim oğlan sen manyakmısın ne işin var burda bu saatte? Yo değilim. Yok mu kalacak yerin paran falan? Valla param bitti. Tamam bekle ben şurdan bakkaldan sana birşeyler alayım.

Bizim dayı geldiğinde elindeki poşette ekmek, helva ve fanta vardı. Verdi bana sağolsun. Sen bunları ye dedi. Otelin inşaat pisliklerinden de arka tarafta yakmak için odun alırsın dedi. Tamam dedim. Otelde bi odada kalabilir miyim dedim. Çok düşündü. Sonra bizim patronlar ansızın geliveriyo biliyon muu ondan neolur nolmaz sakat olur şinci diyiverdi.-otel dediysem kaba inşaat halinde -Biraz oradan odun aldım. Saatler ilerledikçe marmaris in dalgasız güzel kıyısı yerini soğuk bir geceye bırakıyordu. Soğuk neyse de pisi pisine tek başına bir yerde kendini riske atmayı yemedi gözüm. O ara dostum fatih gecenin bir yarısı para yolladı. O parayla bir aile pansiyonunun kapısını gece yarısı çalıp odaya yerleştim. Pansiyoncu teyzenin bolca köpeği vardı evinde. Bir de tebrik aldım kendisinden organlarımı bağışladığım için.-ehliyette yazıyı görmüş-

Yukarıda odama yerleştim. Duşu kullandım. Şarjı biten telefonumu şarj ettim. Marmariste her ne kadar sezon dışında büyük oteller kapalı olsa bile bu küçük pansiyonlar açık ve müşterileri var. Müşterileri kimler mi? Büyük otellerin inşaat işlerini yapan işçiler.

Bir günü daha sıkıntısız atlattıktan sonra geç de olsa nihayet uyuyabiliyorum.

Bir sonraki bölümde Datça ve köyleri...

16 Mart 2012 Cuma

Bisiklet Hazırlığı

Daha önceden Tunus lu misafirim Arafetten burada bahsetmiştim. işte o benden ayrılırken hazırlandığı anları çektiğim video. duygu dolu dakikalar.. :)

12 Mart 2012 Pazartesi

Gezi Tarzı vs Yazı Tarzı

tarz mı?

şöyle. bazen yazarken ben de sıkılıyorum. ard arda ordan indim biraz yürüm ona bindim vay anam of anam. bunun bariz bir sebebi var. cidden koşa koşa yol almam. gittiğim yerlerde pek vakit harcamıyorum. bunun sebebi bu. ben de isterim. mesela; aga çine de sanayide bir pideci of anam nasıl pide yapıyor demek yada ezinedeyseniz peyniri şu amcadan alacaksınız demek ama olmuyor. neden olmuyor? çünkü vakit dar. bazıları aile kurmaya önem verir. bazıları ise başka bir takım şeylere önem verir. bazıları yolda yaya yaya gider(yayadan kasıt yaymak) bazıları ise haldır huldur. ben o haldur huldur gidenlerdenim. yani belli bir planı dar bir zamanda yapma meselesi. 10 günde 3500 km yapmak biraz hızlı gitmek anlamına geliyor. bazıları bu mesafeyi aylarca vakit geçirerek yapıyor. öyle olunca da daha fazla kalıp daha fazla görüyorlar. o günler de gelecek tabi vaktin daha fazla olduğu günler fakat o günlere kadar şimdilik böyle.

DENİZ FENERLERİ : BENİM NE İŞİM VAR LAN BODRUMDA ?



Ah o güzel film. Her Şey Çok Güzel Olacak. Biraz eski ama 20ye yakın kez rahatlıkla izlemişimdir. Bende böyle. pek film izlemem ama sevdiğim filmleri çok izlerim. Doğmamış çocuğa Altan ismini de koyduktan sonra geçen sene Kemal, Altan’a hediye olmak üzere bir yerden filmin orjinal dvd sini bulmuş ve bana verdi. Rafa koyunca kızdı tabi. Napayım çerçeveye mi alayım? Neden olmasın dimi :)

Edit: bu gece rüyamda Mazhar Alanson la beraber yazlıkta tatil yapıyoduk, rakı içiyoduk. valla bak.

Neyse. Çine deyim abi tamam mı? Yine yağmur sabah Dilek lerde hepberaber kahvaltı ettikten sonra Dilek, Aydın a kursuna ben de bodruma gitmek üzere ayrılıyoruz. Biraz yürüdükten sonra Çine nin çıkışında otostopa başlıyorum.

Çine:

Tam 1 saat sonra bir tır duruyor. Atlıyorum. Muğlaya gidiyormuş. Ben Milas/Yatağan yol ayrımında inicem. Her zamanki muhabbetlerden ediyoruz. Bir ara yol kenarındaki bir lastikçiye giriyoruz. Abi lastik fiyatı alıyor. 1000 lira. Yola devam edince söylüyor. Yeğen diyor başka yerlerde de sordum hep 1100 1200 çektiler. Bu benim çok eski lastikçim. Bunun uygun vereceğini tahmin ediyordum hakkaten de öyle oldu diyor. Güzel yollardan geçtikten sonra Yatağan da beni bırakıyor. bir kaç fotoğraf çektikten sonra yürüyerek yatağan ın içinden geçiyorum. Farkediyorum ki bereyi tırda unutmuşuz.

Çine den bindiğim tır:

Yatağan ın Milas yönüne çıkışta beklemeye başlıyorum. Eski bir toros duruyor. 1 kaç km ileriye bırakabileceğini söylüyor. Tamam diyorum. Kendisi oradaki bir fabrikada mühendismiş. Toros da şirket arabası :) Yatağan, santralden dolayı oldukça kömür kokuyor.

Yatağan:


Yol üzerinde bir fabrikanın girişinde indikten sonra beklemeye devam ediyorum. Otostop çekmek için daha doğrusu araçların durması için pek de uygun bi yer değil. Koruluk yada orman kenarı, ard arda virajlar ve ıssız.

Derken bir araba duruyor ve beni 5. Kişi olarak alıyorlar yanlarına. Onlarla da bu sefer bozuk yollarda başka arabalarla yarışarak ! Milas a kadar geliyorum. Bir rampada mezarlığın yanında bırakıyorlar beni. Rampa otostop için sıkıntılı olduğundan biraz bekledikten sonra yolun biraz daha düz olduğu kısma doğru yürüyorum. Beklemeye başlıyorum. 1 saat 1 bucuk saat derken ezan okunuyor hava kararıyor. Gelip geçen tek tük insanlar ters gözle bakıyor. Ben de sabırsızlanıp ve yolun ilerisini merak ettiğimden dolayı yürümeye başlıyorum yokuşa doğru. Arabadan ilk indiğim yere geldiğimde biri duruveriyor.

Cezaevinden yeni çıkmış bol muhabbetli bir abi. Güllük e kadar bırakıyor. restorant ı varmış. Ayrıca telefonunu da veriyor ve bodrumda başka bir lokantanın sahibinin de adını veriyor başım sıkıştığında gitmem için. Kendi dükkanına da dönüşte davet ediyor.

Güllük yol ayrımında inince ilerideki benzinliğe kadar ilerleyip aydınlık alanda otostoba devam ediyorum. Aydınlık çok önemli görünmek için. Sürücünün otostopçuyu görmesi lazım. Görüp şöyle bir süzüp güvenmesi lazım. Yada bir araba durupta size zarar verdiği zaman başka birinin aydınlıkta olduğunuz için sizi görmesi lazım. Şaka şaka ikincisi olmaz. Senaryo ürünü o :)

Sonra başka biri durdu. Bir çok güzel şeyden konuştuk. En çok sevdiğim şeylerden birini yaptı. Beni düşünmeye itti. Küçük bir kızı varmış daha 4 yaşında hatırladığım kadarıyla. Abim, eşi daha hamileyken kızıyla ana karnında konuşmaya başlamış ama agucuk gugucuk şeklinde değil. Bildiğin bir yetişkinle konuşurmuş gibi. Çocuk doğduktan sonra da çocukla her konuşmasında gözlerini çocukla aynı seviyeye indirmiş göz teması kurmuş. Sonra bu güzel kızı 1,5 yaşında konuşmaya sonrasında yazmaya ve son zamanlarda da kendisini kandırmaya çalışan babannesine mantıklı cevaplar verir olmuş. Çocuk yetiştirmede farklı bir boyut. Belki de tüm bunlar bir kitapta yazıyordur ama beni bilenler bilir ben okumaktansa dinlemeyi yaşamayı tercih ederim. Bunlar da duyduğum güzel şeyler. Ama gel gör ki bir çocukla iletişim kurmak bir kadınla, karınla iletişim kurmaktan çok daha kolay diye ekliyor abim. Devamlı kavga ederdik diyor. Hiç beni dinlemezdi, eksik görürdü ne kadar pozitif yaklaşmaya çalıştıysam da başarılı olamadım ve ayrıldık eşimle diye ekliyor.

Konacık ta iniyorum. Bu ne ya? Bildiğin trafik ve bir sürü yapı. Sanki İstanbul Göztepe deyim. Ne kadar saçma yahu bu insanlar. Güzel bir yere tatil amacıyla herkes gittiği zaman o güzel yerin artık tatil edilecek bir değeri kalmıyor. Burası da böyle olmuş. Yazları araç trafiğinden dolayı kısa mesafeleri almak saatler sürüyormuş. Zamanında beyaz duvarlı, küçük mavi pencereli evlerle doluyken şimdi bambaşka biryer. Ne kadar acı verici. Dün Sedos tan arkadaşlarla yürüyüşe gittiğimizde Anıl abi orman içinde akan küçük dereyi görünce şöyle demişti: “Ne kadar acayip bir zamanlar heryerin böyle olduğunu bilmek” hakkatten çok acayip.

Konacık tan, Turgutreis e oradan da Gümüşlük e minibüsle geçiyorum. Bodrum biraz pahallı. Neydi öyle o minibüs ücretleri? Gümüşlükte minibüsten indiğim yerde couchsurfing ten tanıştığım Elif Hanım beni karşılıyor. Tanışıyoruz ve eve geçiyoruz. Kitapla ilgili link: http://www.metiskitap.com/Metis/Catalog/Book/4963 . Katmandu’da Ev Hali, Metis Yayınları ndan.

Elif hanım, güzel sebze yemekleri yapmış sobanın yanında yiyiveriyoruz. Kendisi yıllarca Katmandu da kalmış, Boğaziçi ni yarıda bırakmış bir yazar. Evde bir sürü kitap var. Muhabbet ediyoruz tabi. Okumadığımdan sözediyorum. Gülüyor :) içinden sanki bir gün çok okuyacaksın evlat diyor. :) O bir çeviriyle uğraşırken ben de John Lennon la ilgili birşeyler izliyorum tv de. Saat geçe vurunca yatıyoruz...

Sonraki bölümde tekrar Bodrum ve cebimde 2 lira 75 kuruşla gecenin bir vakti vardığım ve kalacak yerimin olmadığı Marmaris :)

4 Mart 2012 Pazar

Ejjbél Mé Tétléga Amma Errjél Tétléga*

*Dağ dağa kavuşmaz, insan insana kavuşur.

couchsurfing te sakarya da kalacak yer arayan birini görünce tereddüt etmeden kabul ettim. belki de bir yolcunun halinden ancak başka bir yolcu anlar.

arkadaşın kendisi Tunusluydu. Arafet. 3-4 gün sonra geleceğini söyledi ve geldi. Daha sonra da detaylar. 4-5 gün boyunca misafirim oldu. Tunus lu bu kardeşim bisikletle İstanbul'dan başlayıp İpek Yolu boyunca Çin'e kadar sürecek bir yolculukta. Bir senesini ayırmış. Biyoteknik mühendisi 30 yaşında bir zaman okulda asistanlık yaptıktan sonra son işine girmiş ve bu gezi için son işinden ayrılmış.

Adapazarı na geldiğinde beni aradı ve onu gidip yoldan karşıladım. sağ dizini sakatlamıştı ve cidden ağrıyordu. Huzursuzluğunu ve sıkıntısını yüzünden görebiliyordum. Burada 3-4 gün kaldı. Doktora gitti. Bisikletinde de sıkıntı vardı ama tamir ettirecek doğru düzgün bir yer olmadığından pek elleşmedik.

Pek parayla çıkmamış yola 1500 tl gibi birşey biriktirmiş. tunus istanbul biletini bir hayırsever almış. sponsor bulmak adına tunustaki ulusal bir kanalla anlaşmışlar. kanal Arafet e gopro 2 tripod ve bilgisayar vermiş. 3 pilot bölüm çektikten sonra sponsor bulmak adına çalışacaklar.

Arafet için aslında bu ilk bisiklet gezisi değil. Daha öncesinde Afrikanın büyük bir kısmını çöller de dahil olmak üzere geçmiş.

Sonra her zaman olduğu gibi bir sabah dünyanın başka bir yerinde buluşmak üzere sözleşip vedalaştık ve o yola devam etti. Bu arada benim evin anahtarları da ondan kaldı; şimdi o anahtarlar da onla beraber Çin'e gidiyor.

Take care mate!

Arafet in turuyla ilgili bilgi sahibi olabileceğiniz yerler:

https://www.facebook.com/tabba3ni

https://www.facebook.com/wetbike


Blog Yarismasi Icin Yardim Cagrisi

Selamlar,

Bir blog yarismasinda bloguma oy vermek isterseniz aşağıdan tıklayarak bunu yapabilirsiniz. Bir kişi 3 kere oy kullanabiliyor. Birinciye yurt dışında güzel bir tatil var. Onun için denemekte fayda var. Yardımlarınız için şimdiden teşekkürler.


DENİZ FENERLERİ 3 : İZMİR 2

NOT:

BU POST U ŞU ŞARKIYI DİNLERKEN OKURSANIZ DAHA GÜZEL OLABİLİR:




Ne güzel bir sabah. Donuma kadar ıslak. Sokakta yokuştan aşağıya akan suları takip ederek denizi buluyorum sonra onu sağıma doğru alıp yürümeye başlıyorum. Urla, Karaburun, Çeşme arabalarının kalktığı küçük garaja. 11 yada 13 lira ödedikten sonra ve biraz da bekledikten sonra yola çıkıyoruz. Araçta 6-7 kişi var ve sefer saatleri seyrek. Tabi kış olduğu için :)

Karaburun Arabaları:


otobanda biraz seyrettikten sonra otobandan ayrılıyoruz. Tabi ben de dönüş için fikir sahibi olmak adına yoldaki sapakları pür dikkat kesip hafızaya atmaya çalışıyorum. Urla yı geçiyoruz. Yine sağımda deniz solda muhteşem tepeler ve dağlar. Hepsinin de başında duvak var yağmur bulutlarından. Denizdeki boktan balık çiftliklerini görsem de benim için denizin güzelliğini bozacak kadar galip değiller.


Karaburun merkeze vardıktan sonra gps te işaretlediğim sokağa doğru yürümeye başlıyorum. Karaburun un balıkçı barınakları ile merkezi arasında kısa bir mesafe var. Tabi balıkçı barınaklarının bulunduğu yerde de yerleşimler ve lokanlatalar mevcut.

Karaburun:

Karaburun da Balıkçılar:

Karaburun da Güzel Bir Ev:

Yoğun yağmurun altında önce yanlış bir sokağa giriyorum daha sonradan işaretlediğim yere ulaşıyorum. Yüksekçe kayalıklı denize hakim bir yer. Gelgelelim bir sıkıntı var. Benim gps te deniz feneri diye işaretlediğim yer bildiğin bir özel mülk. Fenerle hiç bir alakası yok. Şaşırıyorum tabi ister istemez. Sonra Atlas Dergisi’nin Deniz Fenerleri ekini hazırlayan Ersin Demirel i arıyorum yerimi tarif ettikten sonra acı gerçeği öğreniyorum. Meğersem asıl fenerin bulunduğu yer kıyıdan Çeşme’ye doğru giden ormanlık yolun kenarında ve bulunduğum yerden 5 km kadar uzakta. Teşekkürler ederek ve kendime küfrederek ve gülerek telefonu kapatıyorum. Bu yağmurda pek araç olmayan bir yolda 5 gidiş 5 geliş toplam 10 km yol ne kadar sağlıklı. Zaten sabahtan beri yağmurun altındayım ve artık ıslanmamış pek biyerim yok. Sallana sallana balıkçı barınağına gelirken beni bu tongaya düşüren detayı farkediyorum. Duvardaki “Fener Sokak” tabelası. Büyük ihtimalle benim gps teki evi işaretlememin sebebi “Fener Sokak” ı görmem. Geziye hazırlık yaparken esasında fenerlerin tam koordinatlarını bulamamıştım. Hemen hepsini tariflerle not etmiştim. Bir kısmında ise tarif bile olmadan bölgedeki insanlara sorarak buluyordum.

Tüm Olanların Belki de Tek Müsebbibi:

Vakit gün için tekrardan plan yapma vaktiydi. Barınağın yanındaki şiltenin altına girip düşünmeye başladım karşıdaki kimsesiz adaya bakarak. Saat çoktan öğleden sonraydı ve kış olması münasebetiyle günler kısalmakta ve çabucak hava kararmaktaydı. O yağmurda 14 km lik yolu yürümem beni hasta edecek ve gezinin devamını tehlikeye atacaktı. Onun için karaburun feneri ni es geçip aydın çine deki arkadaşım Dilek e gitmeye karar verdim.

Tekrardan karaburun a doğru yokuşu çıktım ve beklemeye başladım. Hani bekliyoruz ama videoda da görüldüğü gibi ne anayol üstü ne de işlek biyer. Öyle bildiğin alakasız hakkaten kardeşim manyak mısın ne yapıyosun burada denecek bir yer. Ama trafiğe tamamen kapalı bir yolda bile otostop çekip araç bulduğum için pek umutsuzluğa kapılmıyorum. İllaki biri duracak. Evet birisi duruyor. Karaburun daki halkeğitim merkezindeki dans hocası. Kendisi folklör dansları nı öğretiyormuş. Beni alıp birkaç köy öteye kadar bırakıyor. tabi yolda koyu muhabbetle türkiyeyi kurtarıyoruz. Hiç bilmediğim mevzular hakkında bilgi sahibi oluyorum ve düşünmeye başlıyorum.

Şöyle anlatıyor güzel abim: Düşün! Bir ilçe. İlçe milli eğitim müdürlüğü var. İlçenin nüfusu 5000 kişi. İlçe milli eğitim müdürlüğünde 1 müdür, 2 müdür yardımcısı, sekreter, odacı, çaycı, 3 tane şoför, muhasebeci, bilgi işlem uzmanı ve diğer kadrolular. İlçede zaten 1 lise 5 tane de ilköğretim okulu var. Bu müdürlük çalışanları ise neredeyse hiçbirşey yapmıyorlar. geçenlerde ilkokulun tekinde biyoloji hocası eksiği oldu bu kadrolu kişilerden de biyoloji hocası olanlar var eğitime destek olup açığı kapatmak yerine kıçlarını kaldırıp makamdan ayrılmadılar. Keza geçen sene matematik dersi için de aynısı oldu. Ne olacak bu çocuklara? Kim düşünüyor bu çocukları? Kimin yararına bu sistem?

Gerçekten kimin yararına bu sistem?

Neyse telefonları karşılıklı alıp veriyoruz ve bir daha gittiğimde beni misafir edeceğini söyleyerek vedalaşıyoruz. Tekrar beklemeye başlıyorum. Yağmursa hiç durmadı. Derken çok sevindirici birşey oluyor. Ne mi? Bir beton mikseri kamyonu duruyor. Bu mu sevindirici demeyin. Yoldayken birçok arabaya bindikten sonra artık binmediğiniz arabalara da binmek istiyorsunuz. Mesela beton mikseri bunlardan biriydi. Çok merak ediyordum ve önümden geçtiklerinde çok imreniyordum. O gün bu gündü ve bir tanesi duruverdi. Gülbahçe ye kadar devam edip gülbahçede yollarımız ayrılınca ben iniyorum. Tekrardan bir yağmur ve bekleme periyodu. Mekan trafik ışıkları. Biraz bekledikten sonra bir telekom arabası duruyor hemen atlıyorum. Epey ıslak ve soğuk haldeyim. Sürücü acıyıp klimayı sonuna kadar açıyor ve biraz ısınıyorum. Muhabbet ediyoruz. Beni yolu olmamasına rağmen Güzelbahçe ye kadar götürebileceğini söylüyor. Ben, benim için planlarını ve yolunu değiştirmemesi taraftarıyım ama o dinlemiyor. Ben de kabul ediyorum. Sonra giderken birden yavaşlıyor ve duruveriyor. “kardeş orası bizim mıntıkanın dışında oraya gidersem sıkıntı çıkabilir” diyor ve ben şaşkınlık içinde kabullenip iniveriyorum. Yağmurdan korunmak için bir belediye otobüsü durağına sığınmak en iyisi ve öyle yapıyorum.

Bekle ve düşün... Daha kahvaltı bile yapmadım. Baştan aşağı sırılsıklamım izmir e giden belediye otobüsleri. Binip gitsem mi? O zaman neden bunca zahmete katlandım? Karşıda sıcaktan camları buhu olmuş bir ekmek fırını. Cebimde az param var. Acaba gidip bir tane ekmek istesem mi? Boşver. Devam et. Yol en iyisi.

Yürüyorum ileriye. Kalabalıktan biraz daha uzak ve nispeten sakin bir yer. Başlıyorum otostoba. Yine mutlu oluyorum hem de çok. Bu sefer de resmi plakalı bir il özel idaresi kamyonu. Duruyor. Bu bir ilk. Sevinerek atlıyorum. Şoför küfürbaz biri Aydın’lı. Gaziemir e kadar bırakıyor beni.

Gaziemir çok şehir içi. Bulvardan otostop çekmek imkansız. Bir sonraki durak Aydın. Tren fikri geliyor aklıma. Hem biraz kururum. Hem de biraz dinlenirim düşüncesiyle 6 buçuk lira ya aydın a bilet alıyorum.

Gaziemir istasyonu şahane. :D bildiğin döküntü bir prefabrik. Basmane vs. tarafına giden kendilerine has şiveli birçok insanın arasında treni bekliyorum.

Gaziemir Tren İstasyonu:

Tren rahat, boş ve sıcak.

Gecenin karanlığında aydın a varırken trende bir emekli albay la muhabbet ederken buldum kendimi. Oysa sadece adres soracaktım. Sonra trenden inip hızlı adımlarla yürümeye başladık. Başka fikirleri vardı başka bakış açıları benimkiler de farklıydı. Söylemeye çalıştım ama anlatamadım. Belki anlamak istemiyordu belki de dinlemiyordu. Bir marketten kendine ekmek alırken bana da simit aldı. Ve fethiyeye gidersem evinde kalabileceğimi söyleyip numarasını verdi. Çine minibüsüne bindirdi ve minibüs paramı ödedi sağolsun. Fikirlerimiz farklı olsa bile iyi bir iletişim yakalamıştık.

Artık yağmur dinmişti koca günün ardından ve yine karanlıkta tıka basa dolu bir minibüsle Çine ye gidiyordum. İsmini yeni duyduğum biryer. Aslında Dilek bana defalarca söylemiş ama ben hatırlamıyorum.

Çine nin küçük otogarında biraz bekledikten ve otogar marketini izledikten sonra Dilek ve kuzeniyle buluşuyoruz. Kuzen ayrılıyor ve biz de karnımı doyurmak için Çine sokaklarında bir pideciye giriyoruz.

Sonra Dilek in kuzenlerinin evine geçiyoruz. Çay böğrek pasta eşliğinde oturuyoruz muhabbet ediyoruz. Albay ın verdiği simitleri Dilek e doğum günü hediyesi olarak veriyorum. :D karatay diyetindeymiş.....

Gece birçok iyi arkadaş ediniyorum. Sonra ilerleyen vakitlerde Dilek lerin eve geçiyoruz. Dilek in babası kopuz ustası. El işi çok güzel kopuzlar yapıyor hem de çalıyor. Biraz dinleyip biraz da muhabbet ettikten sonra yatmak üzere güne noktayı koyuyoruz. İyi geceler herkese...

Çine:


Bir sonraki bölümde Çine’den Bodrum’a...

18 Şubat 2012 Cumartesi

DENİZ FENERLERİ 2: İZMİR 1

Burhaniye ye vardığımda hava çoktan kararmıştı. Hava hatta ben ayvacıktayken kararmıştı. :) Tereddüt etmeden otostop çekmeye devam etmeye karar verdim. Burhaniye de izmir yönünde ışıkların biraz ilerisinde beklemeye başladım.

Burhaniye'de beklerken:

Oldukça aydınlık bi yer. Aşağı yukarı yarım saat geçti ve kimse durmadıktan sonra acıktığımı hissettim. Sanırım günün ilk yemeğini yemek üzere çantamdaki konserve pilakiyi çıkarttım ve ayakta yemeye başladım. Bitirmem çok sürmedi bitirdikten sonra canım sigara çekti ama sigaram yoktu biraz ilerideki benzinlik dikkatimi çekti ve yürümeye başladım. Benzinlikten sigaramı aldım ve benzinliğin yolla birleştiği yerde tekrar beklemeye başladım. Hava hafiften soğumaya başlamıştı. Biraz daha bekledikten sonra derken benim yaşlarımda izmir e giden bir üniversite öğrencisi durdu. Aldı beni, tanıştık. O da ege akdeniz bölgesinde defalarca otostop çekmiş. Müziğini , redbull unu paylaştı benle. Elektronik müziği literatürüyle biliyordu ve onun sayesinde güzel bir grup keşfettim. SHPONGLE.


onla gece karanlığında kmlerce yol aldıktan sonra beni bornova da metro istasyonunun yanında bırakıverdi. Tanıdığıma sevindiğim biriydi. Vedalaştık. Ceyda nın bir arkadaşında kalacaktım. Ben de tanımıyorum. Uğur. Buca da oturuyormuş. Telefonla konuştuktan sonra minibüse binip buca belediyesinde indim. Uğurla arkadaşı ekin beni karşıladı. Eve geçtik. Rahat bir nefes. Günü kurtardık sayılır. Sonra acıkan ev ahalisiyle beraber dışarıya çıkıp birşeyler yedik, muhabbet ettik eve döndük. Çocuklar pes vs oynadılar ben de yarın için planımı yapıp yatıverdim. Planda foça ve karaburundaki fenerleri gün içinde görüp izmir den ayrılmak. İşte ege kıyısının bana çıkarttığı sıkıntı burda kendini göstermeye başladı. Yaklaşık sadece izmir içinde 380 km hem şehir içinde hem de otostopla. Büyük sıkıntı. Neyse.

Sabah uyandım. Çantamı hazırladım. Çocuklar henüz uyuyordu. Onlara bir not yazdım tam da evin kapısına yapıştıracaktım ki kapıdan biri girdi ve çok korktu. Arkadaş evin diğer sakinlerindendi. Beni görünce panikledi ben de hemen hızlıca anlattım durumu. Zaten önceden de defalarca couchsurfing ten misafir aldıklarından durumu hemen kavrayı verdi. O da yürümek istediği için bena yamulmuyorsam dokuz eylül üniversitesi ne giden otobüslere kadar eşlik etti ve hatta kart bastı. Sonra üniversitenin yanındaki son duraga belediye otobüsüyle vardım. Oradaki kantinde çay içip izmir çeşme otoyoluna doğru yürümeye başladım. Yine biraz vardı hala şehir içindeydim.

İzmir çeşme otobanının girişine varınca köprü altında otostop çekmeye başladım sonra bir minibüs durdu ve beni sanırım otogar yakınlarında bir yerde yine otoyol üzerinde bıraktı. Biraz yürüdükten sonra tekrar otostoba başladım. Biraz bekledikten sonra bir tır sert frenle önümde duruverdi şaşırdım ve korktum. Durmak isteyen demekki sert frenle bile durabiliyor. Abi aliagaya düzenli olarak yük çeken birisi. Beni foça sapağında bırakıyor. oradaki büfede bir tost yedikten sonra foça yolunda biraz ilerleyip otostop çekmeye devam ediyorum.

Derken orta yaş üstü bir beyefendi duruyor. Foçadaki askeriyeye gidiyormuş beni de alıyor. İthalat ihracat yaptıgından ve rusyaya gönderdikleri reçellerin bir kısmında şeker çıktığı için yaşadıkları mağduriyetleri anlatıyor. O da soruyor neden diye.” Neden deniz fenerleri?” bilmiyorum diyorum. Foçanın girişinde beni bıraktıktan sonra yürüyerek içerilere doğru yürüyorum. Hemen gözüme taş evler çarpıyor. Taşın güzelliği. Çok seviyorum. Hatta yoldan birini çevirip fotoğraf çektiriyorum. Derken kıyıya varıyorum. Balıkçı kayıklarının bağlı olduğu yerlere. Foça yerli ve yabancılarla gayet hareketli durumda.

Foça sokakları:

Telefondan gps e bakıp fenere doğru yöneliyorum ve ara sokaklardan geçerek arka tarafta bu sefer gezi teknelerinin ve yatların bağlı olduğu tarafa geliyorum.

Deniz temiz:

Bizim kedinin teknesi:

Fener uzaktan gözüküyor. Okulun açıldığı ilk gün sanırım. Lise ve ilköğretim öğrencileri etrafta. Acaba foça da okula gitmek nasıl bir his? Uzaktaki fenere doğru yürüyorum.

Uzaktan Foça Feneri:

İndirme mevzuları:

Balıkçı barınaklarını da geçtikten sonra hafif bir tepede etrafa gayet hakim şekilde duran fenerin yanındaki betona oturup sigaramı yakıyorum. Fenere ve etrafa bakıyorum. Çok güzel. Fenerin fotoğraflarını çektikten sonra geldiğim gibi foçanın çıkışına doğru yürümeye başlıyorum.

Foça Feneri:

İleride köşede polis uygulama yapıyor. Onların hemen karşısında durup otostoba başlıyorum. Polislerden genç olan heyecanla ve merakla yanıma geliyor ve konuşmaya başlıyor. Söylediği şeylere itiraz ettikçe şaşırıyor ve gözünün içi gülüyor. Daha sonra da ayrılırken Bir daha foça ya geldiğinde beni bul sana her türlü yardım ederim diyor ve ayrılıyor.

Biraz bekledikten sonra bir araç duruyor ve ilerideki köye kadar bırakabileceğini söylüyor. Tereddütsüz atlıyorum. Köye varıyoruz. Abi kahveye giriyor. Bense köyün çıkışına doğru yürümeye devam ediyorum. Çıkışında beklemeye başlıyorum.

Çıkıştaki zeytin ağacı:

Saat öğleden sonraya geldiği için karaburun tarafındaki feneri görme konusunda endişelenmeye başlıyorum. 1 saat kadar bekledikten sonra bir araç duruyor. Tur teknesi kaptanı. Muhabbet ediyoruz. Foça da oturuyor. Zamanında balıkçıymış ama turizmin büyümesiyle. –dikkat edin gelişmesiyle demiyorum J- gezi teknesi işine girmiş. Dokuz eylül üniversitesindeki kaptan kursuna gidiyormuş her akşam 70- 80 km git gel yapıyormuş. Ona karaburun a nasıl giderim rahat araç bulur muyum fener ne tarafta gibi şeyler soruyorum. Karaburun a artık bugün gidemeyeceğimi çok geç olduğunu oranın uzakta olduğu, şimdi gitmeye kalksak durmadan 3 saate anca varacağımızı söylüyor. Ben de çaresiz bir şekilde karar vermek durumunda kalıyorum. Bir kaç gün önce couchsurfing te eklediğim izmir kanepe isteğine birinden cevap gelmişti onla iletişime geçiyorum. Konak tarafında oturuyormuş. Gaziemir tarafından tren yada tranway ile bir yere gidip sonra yine tren tramway yada metroyla sanırım konak a çıkıyorum. 21 nolu hatta atlayıp son durakta iniyorum. Yabancı birinin ilk kez bindiği bir minibüste son durakta inme sorunsalı var. Mesela bir kez ankarada olmuştu. Son durakta inecektim. Tam şoföre son durakta ineceğim dicekken kendi kendime frenledim. Lan zaten son durakta herkes iniyor. Evet ama bir topluma taşıma aracıyla bilmediğim bir yere giderken sıkıntı hissediyorum. Mesela yine ankarada belediye otobüsüne üstünde yazdığı için hiç sormadan binmiştim. Meğersem otobüs o yazan yere değil tam tersi yere gidiyormuş. Mesela kızılay-keçiören yazan otobüs keçiören e gidiyor diye biniyorum hiç sormadan. Tak son durak kızılay da iniyorum :D neyse çok dağıldı.

21 nolu otobüsten indikten sonra bir kaç sokak arasından geçip izmirdeki ev sahibimin üst kattaki deniz manzarasına hakim güzel evine giriyorum. Kendisi Sertaç. Birçok ödülü olan bir yönetmen.ayrıca da gezgin. Evde ufo takıyor. Yardım ediyorum. İzmir de doğalgaz mevzusu sanırım yeni yeni var yada yok. 2 evde de kalorifer görmedim. İnsanlar daha çok ısınmak için elektriği tercih ediyor. Sertaçla beraber onun gezi fotoğraflarına bakıp, tv izleyip muhabbet edip yarınki rotayla ilgili gezi yaptıktan sonra yatıyorum. Sabah erkenden uyanıp. Sertaç ı uyandırmadan not bırakıp evden ayrılıyorum.(not bıraktım diye hatırlıyorum umarım öyledir.)

Görüldüğü üzere izmirden 1 günde kurtulamıyorum. Büyük şehir sorunsalı. Ben şehirleri sevmiyorum. İzmir i de hiç sevmedim. Güzel kadın da hiç görmedim. Zaten mühim olan iç güzelliği. J

Bir sonraki bölüm İzmir 2.

17 Şubat 2012 Cuma

fotolar

selamlar

analog makineyle çektiğim fotoğrafları yukarıdaki picasaweb photo streamden görebileceksiniz.

ayrıca link:

https://picasaweb.google.com/116275718463873309032

15 Şubat 2012 Çarşamba

DENİZ FENERLERI 1: SAKARYA - ÇANAKKALE

Yine bir Cuma sabahı. Son bir haftadır ufak ufak hazırlıklarımı yaptım ve artık yola hazırım. Ama nedense bu sefer içimde bir heyecan var ve bu beni rahatsız ediyor. Hani Cem Yılmaz ın dediği gibi “biz burda gülüyoruz ama arabanın kelebek camından girmeseler bari”. Neyse her zaman olduğu gibi Rami abinin dükkanda 1 buçuk porsiyon ıspanaklı boşnak böreği ve büyük çayımı içip yine her zamanki gibi taksici Mehmet abiyle muhabbet ettikten sonra okulun arka tarafından D100 e inip Yalova yol ayrımından Çanakkale yönüne gitme niyetindeyim. Okula belediye otobüsüyle çıkıp arka kapıda indim.

Esentepe'den Sapanca:


İlk gelen araca el ettim ve beni aldı. Bu arada yerlerde kar var. Arkadaş İstanbul a gidiyormuş beni Yalova sapağına kadar bıraktı. Okula kardeşini yada kuzenini getirmiş güvenliklerin ne kadar denyo olduğunu ve arka kapıdan almamalarının nasıl bir mantığa dayandığını anlayamadığından dem vurdu. Sonra sağolsun beni otobana girmeden mecburen yol üstünde bıraktı. Yalova kavşağı biraz daha ileride olduğu için ufaktan yürüyüp otostop çekmeye başladım. Araçların işlek fakat pek durma taraftarı olmayacağı bir yer burası fakat gençlerden bir tüpçü duruverdi ve sağolsun beni Yalova kavşağına bıraktı. Yine biraz yürüdükten sonra bir benzinliğin hemen ilerisinde durup otostop çekmeye başladım. Yolculuğa yeni başladığım ve çok araç beklemediğim için enerji ve pozitiflik kulaklarımdan fışkırıyor. Neyse sonra biri durup beni yamulmuyorsam Bursa yada Yalovaya kadar bıraktı. Sonrasında Akdeniz taraflarında dalgıçlık okulu olan bir arkadaş da beni Çanakkale yol ayrımına bıraktı. Ve sonra çok güzel. 80 model bir Lada. Turuncu. Abim yada ablam gibi birşey. Saygı duyulası.


Lapsekiye gidiyormuş beni alıverdi. Ön tarafa oturdum ayağımın yanında arabanın aküsü. Bir çok kişi denk geliyor yolda. Dertliler, deliler, akıllılar, kimsenin dinlemediği, konuşmak isteyenler... bu amcam da öyleydi. Açıkça söylemiyordu eşinden ve hayattan bıkmıştı. Açıkça söylemese de sözlerinden onu da geçtim gözlerinden bazenki suskunluğundan belli oluyordu. Bursa dan gelibolu tarafına ava gidiyordu. Beni lapseki de bıraktı.

Lapseki İskelesi:


Lapsekinin çıkışına kadar yürüyüp bir benzinliğin yolla kavuştuğu yerde tekrardan yürümeye başladım. Kısa zaman sonra önce bir minibüs durdu. Ezine ye gidiyorum dedi. Ben çanakkaleye gidiyorum dedim bana uyuyor mu? Yok dedi uymaz. Meğersem uyuyormuş. Bilmemek ne kadar kötü bir şey. Cahillik. Özellikle böyle durumlarda insan kendine küfretmeden edemiyor.



Çok geçmeden bir kartal durdu 2 kişi ve ben de arkaya oturdum. Çanakkale ye gidiyorlar mış. Sondajcılar. Çanakkale içinde sırf benim için arabayla kısa bir tur atıp beni kalacağım evin önüne kadar bırakıverdiler.
Timuçinle buluştum. Couchsurfing ten tanıştık. Doğal yaşam konusuna kafa yoran ve isteyen bir dost. Saatlerce konuştuk. Sonra merkeze çıkıp biraz demlendik.

Donmuşum.

Sabah olduğunda erken saatte ufak bir kahvaltıdan sonra vedalaştım ve kepez fenerine doğru yola çıktım. Bir yol inşaatı şantiye aracı durdu ve beni 3-5 km uzaktaki gitmem gereken sapağa bıraktı. Sonra uzun bir yoldan denize doğru yürümeye başladım. Derken başka bir araç aldı beni tanıştık ve fenerleri gezmeye çıktığımı duyunca beni yolu olmamasına rağmen fenere kadar götürdü ama öncesinde balıkçı kahvesinde küçük bir mola verip 1 kaç gün önce aldığı ev yapımı şarabı geri verip başka bir şarap aldı.
Fenerin bahçesine girmeden önce seslendim ama cevap veren olmadı. Kitli kapıyı açıp içeri girdim. Birkaç fotoğraf çekip bir de sigara yaktıktan sonra fenerden ayrıldım.

Kepez Feneri:


Sağolsun dayı beni tekrardan kepez in içine bırakıverdi yine yolu olmamasına rağmen.
Sırada bozcaada vardı. Geyikli ye gitmem gerekiyordu. Biraz yürüyüşün ardından yola çıktım ve otostop çekmeye başladım. Geyikli yol ayrımına nasıl geldiğimi kim tarafından getirildiğimi hatırlamıyorum ama sonrasını hatırlıyorum. Bir güvenlik şirketinin elemanları durdu. Beni daha önce de yolda görmüşler ama izmir e gittiğimi düşünerek almamışlar. Kendileri söyledi. Bir kaç köyün içinden geçtikten sonra geyikli ile feribot iskelesini birbirinden ayıran kavşağa geliyoruz ve vedalaşıyoruz. Kış olduğu için günde sanırım 3 sefer vardı bozcaadaya. Feribot için vaktim olduğundan geyikli ye dogru yürüdüm. Bir köy kahvesi bulup oturdum ve çantadan bisküviyi de alarak kahvaltımı ettim.

Geyikli'de bir kahve:




Daha sonra tekrar yürüyerek o kavşağa geri döndüm. Beni getirenler orada çalışıyordu. Jandarma için kablosuz mobese kamerası kuruyorlardı. ayak üstü lafladıktan sonra bozcaadaya doğru yürümeye başladım. Gittim. Gittim. Bir çeşme buldum su içtim. Yolun sağında ve solunda üzüm bağları ve köpekler vardı sonra gelen bir çifte otostop çektim ve beni iskelenin yanındaki otoparka kadar bıraktılar. Gidip biletimi aldım. 3,5 lira gibi birşeydi. Hala feribotun kalkması için vakit vardı. Uzun ve geniş bir iskeleden keyfini çıkartarak geçtikten sonra feribot personelini selamlayıp üst güverteye çıktım. Manzara çok güzeldi. Bir tarafta bozcaada diğer tarafta geyikli. Rüzgar gülleri, yeşillikler ve deniz.



Geyikli İskelesi:



Bozcaadaya ayak bastıktan sonra kiralık bisiklet yada motorsiklet aramaya başladım. Çünkü fener adanın diğer tarafındaydı ve son feribot akşam 5 te idi ve pek oyalanacak vaktim yoktu. Normal sezon fiyatı 70 lira olan kiralık motorsikleti benzin parası ödemeden 20 liraya kiraladım. Sırt çantamı belediye binasındaki güzel zabıta bayana emanet ettikten sonra adanın diğer tarafına doğru sürmeye başladım.



Hava çok güzeldi ve merkezden biraz uzaklaştıktan sonra konutlar yerlerini üzüm bağlarına bırakmaya başlamıştı. Adanın diğer ucuna yaklaşınca gürültülü bir ses duydum ve motordan geldiğini düşünerek yavaşladım. Daha sonra rüzgar gülünün pervanesini görünce durumu anladım. Makine cidden epey bir rüzgar gürültüsü yapıyordu.
Santrali kontrol eden bir taş ev ve önünde bir köpek vardı. Köpek yanıma gelip karşıladı beni. Daha sonra seslendim ve içeri girdim. İçerideki görevliye feneri görmek istediğimi söyledim ama mümkün olmadığını söyledi. Çünkü santraldeki güllerden bir tanesinin bakımı yapıldığı için içeriye insan girmesinin kesinlikle yasak olduğunu aksi durumda birşeyler yapabileceğini söyledi. Eğer beklersem ve bakım biterse girme şansım olabileceğini söyledi. Ben de güllerin uğultusu içinde video ve fotoğraf çekip beklemeye başladım.

Bozcaada Res:





Bakımdaki gülü uzaktan görebiliyordum. Yönünü bir o yana bir bu yana çevirip duruyorlardı. Ben de ha bitti ha bitecek diye heyecanlanıyordum fakat heyecan yerini saat 5 e yaklaştıkça üzüntüye bıraktı. O kadar gelip te bozcaada fenerini görememek olasılığı üzdü beni son bir çara 4:45 e kadar bekledim sonra hızla geri döndüm.
Motoru teslim ettim; çantamı aldım ve feribota bindim. Akşam münasebetiyle hava denizdi. O akşam nerede kalacağıma dair hiç bir fikrim yoktu. Nereye gideceğimi de bilmiyorum. Aslında babakale tarafına gidicektim ama oraya vasıta bulamayacağımın yavaş yavaş farkına varmıştım.
Geyikli iskelesine yanaşınca ezine minibüsüne bindim. Ezineye geldikten sonra devam etme konusunda kararsızdım. Sonra facebook a ileti düştüm. Gürol aradı. bir kaç yer tarif etti. Öğretmenevi 35 tl, başka bir otel 30 daha sonra başka bir oteli buldum 15 liraya. Bir yatak, dar bir giysi dolabı ve kapının açılabileceği kadar bir boşluk. Duş, banyo ortak; odanın lambası ise koridordan açılıp kapatılıyor. İzlemeyenler için TRT nin Otel Odaları belgeselini tavsiye ediyorum bu arada.

Ezine'de bir otel:



Sabah olunca ana yola çıkıp otostoba başladım. Çok beklemeden bir tır durdu. Gençlerden. Romanyadan geliyordu. Yatardan yeni kalkmış elinde redbull uyla enerji depoluyor yada kahvaltısını ediyordu. Beni ayvacıkta bıraktı. Ayvacıkta indiğim gibi serin çam kokuları direk dikkatimi çekti, ezineyle alakası yoktu. Sanki ufaktan kaz dağları havasına girmiştim.
Ayvacık içinden yürüdüm. Ayvacığın içinden 20 küsür km lik bir yolun assos a gittiğini söylediler ama bunun eski olduğunu ve araç bulma şansımın düşük olduğunu da eklediler. Biraz daha yürüyüp yeni yola çıktım. Hiç araç geçmiyordu ama sebepsizce orada olmaktan son derece mutluydum hatta bağıra bağıra şarkı söylüyordum. Belki de oksijen çarptı bilemiyorum :=) sonra bir araç durdu ve 4-5 km ileriye bıraktı. Sonrasında biraz bekledim ve bir süt kamyonu da bir kaç km öteye götürdü beni. Sonra tekrar beklemeye başladım ama pek gelen yoktu. Yürümüye karar verdim. Kaz dağlarının muhteşem görüntüsü ve havası hiçbirşeyi sıkıntı ettirecek cinsten değildi. 3-4 km yürüdükten sonra aklıma bir fikir geldi. Çok önceden beri düşündüğüm kaba fikir: el etek çekmek. Burada daha da anlam buldu. Bir pansiyon işletme fikri. Sonra bir imam durdu ve beni sivrice fenerinin üstündeki balabanlı köyüne kadar götürüverdi.
Köye varınca kahvede oturduk, çaylar içtik soruları cevapladık. Sonra kahveden biri, Şeref abi beni fenere götürebileceğini söyledi tamam dedim. Arabaya bindik. Bir kaç yüz metre gittikten sonra cebinden birasını çıkardı ve içmeye başladı. Mazereti ise akşam bir duble fazla kaçırdığı ve bu sebeple musallat olmuş baş ağrısıydı.
Fenere vardık. Fotoğrafladım. Baktım. Dokundum.

Sivrice Feneri:




Sigaramı da içtikten sonra geri döndük derken bakkalın önünde durduk ve bira aldık. Oturup içtik Şeref abinin arkadaşının Ali Rıza(sarı) mekanında. Önce çakırkeyf sonra sarhoş oldu Şeref abi, birası sigarası bitti ısmarladım. Son minibüsü de kaçırdığım için beni ayvacık a kadar bıraktı. Bu arada babakale feneri de yalan oldu haliyle. Aynı yolu bir imamla gidip bir sarhoşla geri dönmek ise bambaşka bir his :)
Tekrar ayvacık a döndüğümde hava çoktan kararmıştı. Biraz bekledim. Yolum izmir di. Bir araç durdu. Burhaniyeye kadar bıraktı. Yolda bir de gardiyanı da aldılar. Burhaniye ye varınca biraz ilerleyip izmir için otostop çekmeye başladım.
Devamı İzmir bölümünde...